Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Login | Sign Up 

Solders

 ÖLÜMÜNÜN 63. YILDÖNÜMÜNDE MEHMET AKİF ERSOY

 ÖLÜMÜNÜN 63. YILDÖNÜMÜNDE MEHMET AKİF ERSOY


Sürekli geliÅŸen uygarlıklarla beraber,beÄŸeni ve anlayışlar da deÄŸiÅŸtiÄŸi için, “eskimek” ve “unutulmak” bir bakıma insanlığın kaderidir. Bu nedenle insanlık tarihinde,öldükten sonra daha çok yaÅŸayan düşünce ve sanat adamları azdır. Hele bizim gibi tarihi dolu dizgin bir milletin düşünce ve sanat adamları, vaktinden evvel ölmeye ve unutulmaya mahkum gibidirler. Ne var ki, ömrünü büyük amaçlara adayan insanlar, ölmeden ölümsüzleÅŸtirirler ve gönüllerde bayraklaşırlar. Ölümün 63. yıl dönümünde saygıyla andığımız Akif, iÅŸte böyle bir ölümsüzlüğün sembolüdür.
Mehmet Akif Ersoy, her ÅŸeyden önce,yüksek bir ahlak ve karakter adamıdır. Bir kere, 20. yüzyılda yaÅŸayan bu “yalnız adam”, bütün hayatı boyunca ,bir defa olsun,YALAN SÖYLEMEMİŞTİR. İster karşısında, ister yanında olsun, bütün edebiyat otoriteleri, istinasız ve tartışmasız olarak bu tespitte birleÅŸtirmektedir. Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul’da doÄŸdu. Babası devrinin sayılı âlimlerinden ve Fatih dersiazamlarından İpekli Temiz Tahir Efendi, annesi ise Buharalı bir aileden gelme, Tokat doÄŸumlu Emine Åžerife Hanım’dır. Bir ÅŸiirinde Akif, babası için: “Benim hem babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam ondan öğrendim.” der. Bilginlerden biri, “ BeÅŸiÄŸi sallayan el, dünyaya hükmeder” diyor. Ne kadar yerinde söylenmiÅŸ bu söz. Zira, Akif böyle bir elde yetiÅŸmiÅŸtir. Gerçekten Âkif, kiÅŸiliÄŸi, hayatı ve eserleriyle günümüz Türkiye’sinde de deÄŸerlendirilmesi gereken seçkin ve yetkin bir isimdir. Türk insanı halen onun hayatından kesitler yaÅŸamakta, onun SAFAHAT’ında tartıştığı meselelerle boÄŸuÅŸmaktadır. Sosyal bunalımlarımızın temelinde yatan sebepler, aydın-halk uçurumu, kimliÄŸine yabancılaÅŸma olgusu gibi daha birçok sebepler, Akif’ten bu yana hiçbir neslin gündeminden çıkmamış; bugünde yorumlamaya çalıştığımız meselelerin başında kanayan yaralarımız olmuÅŸtur. Akif’in nasline kulaklarımızı kapama gafletinden uyanmalıyız artık. Hem unutmayalım, bıçak da kemiÄŸe dayanmıştır. Dün bu sese kulak vermedik, ses yükseldi, feryat oldu, çığlık oldu. Bugün de kulağımızı kapatırsak, hüsran olacaktır. Hüsranın ise bulunduÄŸu noktadan geri döndürülmesi imkanı yoktur.
Gözümüzü ve gönlümüzü Akif ‘in feryadına açalım ve artık onun dile getirdiÄŸi sorunları çözümleyelim. Ama isterseniz önce ÅŸu mısralara bir kulak verelim:
Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken, Yanan bir sîneden lâkin ne istersin, nedir öfken? Beraber aÄŸlamazsın, sonra”kör” dersin, “sağır” dersin; Bu hissizlikten insanlık hem iÄŸrensin, hem ürpersin!...
Sırtındaki KÜFE ile SAFAHAT’a giren çocuk, bugün sayıları bir hayli kabarmış olarak, hâlâ bu memle-ketin gündemindedir. Evden kaçanları, köprü altında sabahları, tiner çekenleri, uyuÅŸturucu bağımlıları da cabası. Demek, bugünün hiçbir meselesi Akif ‘ten kopuk, hiçbir heyecanı ondan uzak ve ona yabancı deÄŸildir. O, İstanbul halkına, boÄŸaz tepelerindeki romantik köşklerden bakmamıştır. Koca imparator-luÄŸun gün batımını görmüş; o koca yurttan bir vatan parçası kurtarabilmek için milletçe giriÅŸtiÄŸimiz kutlu mücadeleye bütün benliÄŸiyle katılmış, sosyal düzen arayışlarını duyarlılıkla izlemiÅŸ, içinde yaÅŸadığı toplumun dertlerine dil olmuÅŸ yaralı bir yürektir. Düşkünlerin ıstırabı, bilgisizliÄŸin kötü izleri, bakıma muhtaç çocuklar, sokaÄŸa düşmüş ihtiyarlar, basık evler, harap mabetler, çamur deryası sokaklar, insanın ruhunu karartan kahveler ve meyhanaler, ona dert olmuÅŸ, yüreÄŸini onulmaz acı ve ızdırablarla doldurmuÅŸtur.Bu acılarla da edebiyatımızın en candan sosyal gerçekçi ÅŸiirlerini yazmıştır.
Millî mücadelemizin manevî lideri M. Akif ERSOY, bilindiÄŸi üzere Çanakkale ve İstiklâl Savaşımız ‘ın da gür sesidir. Prof. Dr. Muharrem ERGİN ‘in dediÄŸi gibi: “O, milletin en acı safhalarında seyreden kader çizgisini, ÅŸiirlerinle adım adım takip etmiÅŸ ve Türk Milleti’nin 20. yy.’daki en büyük destanını yazmıştır. SAFAHAT, böyle bir destandır. Safahat’ta destanî seyir, zaman zaman lirik çığlıklara,zaman zaman da gök gürlemelerine dönüşür. Gerçekten, onun Osmanlı göçerken duydu-ÄŸu büyük azap, BÜLBÜL, LEYLÂ ve HÜSRAN ÅŸiirlerinin mısralarında lirik çığlıklara; zaferlerin ve ümidin çoÅŸturduÄŸu büyük sevinçler se, ÇANAKKALE ve İSTİKLAL MARÅžI ÅŸiirlerinin mısralarında gök gürlemelerine dönüşmüştür.
Mehmet Akif ‘i anlamak, geçmiÅŸi tanımak, geleceÄŸe yönelmek; dinî, ahlâkî ve uygar niteliklerimizi öğrenmek; bizi yeryüzünden silmek isteyen düşmanlarımızı bilmek; daha da önemlisi, kara günler yaÅŸamamak için neler yapmamız gerektiÄŸini anlamak; çaÄŸdaÅŸ uygarlık düzeyine en kısa yoldan nasıl ulaÅŸacağımızın yöntemini bulmak demektir.Yazımızın başında da belirttiÄŸimiz gibi, Akif her an tazedir. Zekâsı, seziÅŸi ve imanıyla kördüğüm olmuÅŸ ve kangrenleÅŸmiÅŸ meseleleri çözümleyecek ve aydınlığa kavuÅŸturacak yüksek bir vicdandır. O, her namuslu insanın yol arkadaşı ve düşünce tarihimizin kilometre taÅŸlarından biridir. Hiçbir ÅŸairimiz, sömürgeci Avrupa’nın kepazeliklerini onun kadar isabetle sergilememiÅŸ, sahte yüzünü onun kadar açıklıkla gözler önüne sermemiÅŸtir. Emperyalizm, hiçbir zaman onun kadar müthiÅŸ bir düşman tanımamıştır. Akif hem bir ülke sesi, hem de bütün bir kıtanın feryadıdır. Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulundurmalıyız.
Mehmet Akif ERSOY, gerçek dindarlara ve susan dinsizlere kızmaz. Yalnız, dini geri götürenlere ve bir de türk halkının inançlarına küfredenlere kızar. O, müslümanlığı güzel diye deÄŸil, “doÄŸru” diye sevdi. Ona göre eski, eski olduÄŸu için atılmız, fena olursa atılır. Yeni, yeni olduÄŸu için alınmaz, iyi olduÄŸu için alınırdı. Çok çalışkandı. Emek vermeden kazanılan her ÅŸeyi haram sayardı. “Sanatın yüzde doksanı ter, yüzde onu ilhamdır.”derdi. Ona göre, “sanat sanat için” deÄŸil, “hayat için”dir. Ahlaksız edebiyata düşmandır. Åžiirlerinde kende üzüntüleri, kinleri, arzuları hiç yoktur. Bütün tasası toplumdur. Kötülük, çirkinlik, gerilik ve yoksulluklarla vuruÅŸur. Kaygısız aydınlara ve zenginlere acıma duygusu aşılar, toplum vicdanını uyarmak ister. İlk bilgilerini babasından alan Akif, ömrü boyunca ona büyük saygı duymuÅŸ, yalnızlık günlerinde yurdunun azaplarını yine onunla paylaÅŸmıştır. AÅŸağıdaki mısralar, bu duygularının da ifadesidir.
Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk Bak nasıl doÄŸranıyor, kalk baba, kabrinden kalk! Diriler koÅŸmadı imdadına, sen bari yetiÅŸ, Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müthiÅŸ! Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın olacak mıydı feda hırsına üç kaltabanın? Ne olurdu bunu kalkıp da göreydin acaba ? “MEÅžHED” in beynine haç saplanacak mıydı, baba! Türk milletinin ve Türk vatanının uÄŸradığı her felaketi, derin acılarla karşılayan Akif dönemini diÄŸer aydınları gibi, bu felaketlerin suçlusu olarak illa da ve sadece Türk iktidarını göstermiyor, asıl ve büyük suçluyu arıyordu. Bu suçlu, önce vatan ve bağımsızlığımıza göz diken ve Akif’in baÅŸ düşman dediÄŸi o illet Moskof’tur. Nitekim Akif: “İşte hülyalarımın canlı yerindeyken of, Nüksedip karşıma çıkmaz mı o illet Moskof, Gözlerim çoktan açık olmasa, derdim kâbus” mısralarıyla derin sarsıntılarını dile getirirken: “Şöyle MEÅžHED, öpeyim secde edip toprağını, Yok mudur sende MURAD’ın iki üç damla kanı? Ah! MeÅŸhed o ne? Sahandaki meyhane midir? Kandilin görmüyorum nerde? Åžu peymâne midir? Ya hariminde yatan ÅŸapkalı sarhoÅŸlar kim? Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim... Bildim? Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırb’ın çarığı? Serilip yerlere binlerce ÅŸehidir sarığı. KaradaÄŸ haydudu, Sırp eÅŸÅŸeÄŸi, Bulgar yılanı, Sonra Yunan iti, çepeçevre kuÅŸatsın vatanı... Tarumâr eyleyiversin de bütün ordumuzu, Bizi kovsun, elimizden alarak yurdumuzu” mısralarında da vatanın geleceÄŸine iliÅŸkin dehÅŸet dolu endiÅŸelerini dile getiriyordu. Sonra da:
“Kahraman milleti gördün ya, biraz silkindi, LeÅŸ yiyen kargaların sesleri birden dindi, Eski sevdaları kabilse unutsun Ruslar! mısralarıyla bir Rus çarının Osmanlı’ya “hasta adam” adını takan büyük iftirasına cevap veriyordu.
KurtuluÅŸ Savaşının fiilen baÅŸlamasından önce Anadolu’yu iÅŸgal eden Yunan orduları komutanı ÅŸunları söylüyordu: “Biz ehli salip muharebesi yapıyoruz. Yunan orduları Anadolu’dan çekilmez. Åžayet çekilirsek, geçtiÄŸimiz yerleri silindir gibi ezeriz. “Gerçekten dedikleri gibi oldu. İşgal ettikleri topraklarımızı can havliyle terkederlerken, arkalarında yakmadıkları yer, yıkmadıkları ev bırakmadılar. Milletimize reva görülen bu vahÅŸetler karşısında derinden sarsılan Akif, hüsranlarını ÅŸu mısralarıyla dile getiriyordu. Ben böyle bakıp durmayacaktım eli baÄŸlı, İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım!   Hayır! Kime lakin, hani sahipleri yurdun? Elleri yatanlar... SaÄŸa baktım, sola baktım. Seller gibi vadiyi eninim boÄŸacakken, Hiç aÄŸlamadan gizili inen yaÅŸ gibi aktım. Yoktur eleminden ÅŸu sağır kubbede bir iz, AÄŸlar Safahat’ımdaki Hüsran bile sessiz. Fakat bu derin karamsarlığın hemen ardından, hayatının en ümitli ve kutsal mücadelesine koÅŸtu. Topraklarımız iÅŸgal altındaydı ve iÅŸgalcileri kovmak için, milletin maneviylatını güçlendirmek gerekiyordu. Bu düşünceyle SebülürreÅŸat dergisini Türk KurtuluÅŸ Mücadelesini alevli bir organı haline getirdi. 25 asırdan beri hiçbir vakit istiklalsiz yaÅŸamamış olan Türk milletinin, bundan sonra da esir yaÅŸamayacağını, buna kimsenin gücünün yetmeyeceÄŸini gür bir sesle bütün dünyaya ilan etti. YavaÅŸ yavaÅŸ Anadolu’da baÅŸlayan kıpırdanışlar, Yunan’a karşı direniÅŸler, ÅŸairimize Çanakkale zaferi kadar büyük umut ve heyecan veriyordu. Bu heyecanla Anadolu’ya koÅŸtu ve ilk önce Balıkesir’de ZaÄŸanos PaÅŸa Camiinde bir vaaz verdi. Halkın gayret ve maneviyatını yükseltti.
Bir gün yakın arkadaşı EÅŸref Edib’i yanına çağırarak:
“Artık burada durulacak zaman deÄŸildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin iÅŸlerini derle topla, sebülürreÅŸat kliÅŸesini al, arkamdan gel. MeÅŸihattakiler ile de temas et. Hareket-i milliye aleyhinde bir halt etmesinler.” dedi. 9 Mayıs 1920’de Ankara’ya varmıştı. O sıralarda Konya’dan çıkan bir isyanı, oraya giderek, camii kürsüsünde verdiÄŸi bir vaazla yatıştırdı. Bazı yanılmışları uyandırdı. Oradan Kastamonu’ya geçti. O gün haber aldığı bir zafer sevincinin coÅŸkusuyla Nasrullah Camii kürsüsüne çıkan ÅŸairimiz, “Müslümanlar!” diye söze baÅŸlamış ve ÅŸunları söylemiÅŸti: “Sakın milli hareket aleyhinde olanların sözlerine kulak asmayınız. Çünkü onlar, halkımızı köle haline getirmek istiyorlar. İçimizde yer yer çıkan isyanlar, hep mel’un düşmanların parmağıyla olmuÅŸtur. Allah rızası için aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü, böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan bir avuç toprağı da verecek olursak, çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur.” Sonra uzun uzun Sevr paçavrasını anlattı. Ne uÄŸursuz bir ölüm antlaÅŸması olduÄŸunu, halkın anlayacağı dille bir bir anlattı. Vatanın paha biçilmez bir atalar armaÄŸanı olduÄŸunu söyledikten sonra: “Yoksa biz, o muazzam ecdadın ahfadı deÄŸil miyiz?” diye gürledi. Ellerini göklere kaldırıp duaya baÅŸladığı zaman, camiyi hınca hınç doldurmuÅŸ olan cemaat, hüngür hüngür aÄŸlıyordu. Akif’in bu vaazı, SebülürreÅŸad’da yayınlandı. Bütün Anadolu’ya dağıtıldı. Camilerde cemaatlere cephelerde askerlere okundu. Bütün memleket sathında vaazın etkisi büyük oldu. El Cezire Kumandanı Nihat PaÅŸa’nın Akif’e yazdığı ÅŸu telgraf metni, bu vaazın etkisi hakkında daha da açık bir fikir veriyor:
“Nasrullah Camii ÅŸerifinde irad buyurduÄŸunuz mevizanın bulunduÄŸu mecmuanın ancak bir nüshası elde edilebilmiÅŸtir. Diyarbakır Camii kebirinde müminlere okunmuÅŸtur. Fakat bu istifade pek mahdut kalacağından, cephe mıntıkasını teÅŸkil eden Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetleriyle civar müstakil matasarrıflıklar halkıda nasibedar edilmiÅŸ ve ÅŸerefiyle hukuku doÄŸrudan doÄŸruya zat-ı alinize ait olmak üzere, Diyarbekir Vilayet Matbaasında teksir edilerek bütün cepheye dağıtılmıştır. Cenab-ı Hak, vatanperver ve dini gayretlerinizi meÅŸkur eylemesi temenisiyle, hürmetlerimi takdim eylerim.”
Mehmet Akif, Burdur milletvekili olarak 1921 yılında Ankara’ya geldi. Bu sıralarda, Türk’ün İstiklal Marşını yazma yarışması açılmış bulunuyordu. Yarışmanın para ödüllü olması nedeniyle, Akif bu yarışmaya katılmamıştı. Zira Akif, “Türk’ün istiklâlini para ile ifade edecek” bir insan deÄŸildi.
Yarışmaya gelen ÅŸiirlerden hiçbiri, istenilen heyecanı vermiyordu. Böyle bir ÅŸiir gür sesli olmalıydı ve mısralarında bayrak dalgalanmalıydı. Bunu da ancak Akif yazabilirdi. Bu düşünceyle zamanın maarif vekili Hamdullah Suphi harekete geçti. Bir yandan Akif’e bir mektup yazdı, bir yandan da, yarışmaya katılması konusunda Akif’i razı etmesi için, en yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay, ikna gücünü kullanarak Akif ‘i yarışmaya katılmaya razı etti. Yarışmayı kazandığı taktirde Akif sözkonusu ödülü almayacak ve bu para bir hayır kurumuna bağışlanacaktı. Nitekim de öyle oldu. Hepimiz biliyoruz ki Akif ‘in o soÄŸuk kış günlerinde sırtında bir paltosu bile yoktu. Bugünün ekonomi uzmanları, Akif ‘in hepimizce bilinen asil endiÅŸelerle kabul etmediÄŸi o para ödülüyle, o günlerde Ankara ‘nın en beÄŸenilen bir yerinden oldukça büyük bahçeli bir konak alabileceÄŸini ifade ediyorlar. Ve hepimiz biliyoruz ki Akif o yıllarda kirada oturuyordu. İşte tarih, iÅŸte Akif, iÅŸte biz, iÅŸte gelecek. Sorunumuz, günün ve geleceÄŸin ihyasıdır. Karşımızda örnek bir kiÅŸilik var. Tercih bizimdir. Yeter ki öz bahçemizde kaybettiÄŸimiz güneÅŸi, hâlâ baÅŸka bahçelerde arama gafletinden uyanalım. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Akif’e yazdığı mektup ÅŸudur: Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iÅŸtirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbir vardır. Zât-ı üstadenelerinin matlup ÅŸiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endiÅŸenizin icap ettirdiÄŸi ne varsa, hepsini yaparız. Memleketi bu muessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.” 2 Åžubat 1337-Umuru Maarif Vekili H. Suphi. İstiklal Marşı, Ankara’nın en soÄŸuk günlerinde Taceddin Dergahı’nın mescitle bitiÅŸik odasında sabaha karşı tamamlanır. Åžair Yahya AKENGİN, İstiklal Marşı’nın yazılmasından milletçe duyduÄŸumuz büyük heyacanı, duygu dolu mısralarında ne güzel dile getiriyor: Sakarya öncesinde, Tacettin Dergahının mescitle bitiÅŸik hücresinde sabaha karşı, tamamlanır İstiklal Marşı. Bir düğümlü yolların bir ucunda, Kanatlar kuÅŸanır yaralanmış müjdelerden, İstiklali selamlar alevlerin burcunda. Irmak kıvrımları, ocak dumanları, Ruhlarla buluÅŸup Akif’in ufkunda, Okuturlar, bulutlardan ezanları. DönmemiÅŸ Asım’ın nesli seferden, KonuÅŸturup ÅŸafaklara rüzgarların dilini Fermanlar getirir, Çanakkale’deki neferlerden. Ordusuna cephe cephe ses veren, Bir mescidin avlusundan yükselmiÅŸ, Mısralar bayraklara ses veren.




Date: 14 April 2007, Saturday Comments (0) | Add Comment




Comments (0)

Add a new comment:
Name:
E-Mail:
Your website (if you have):
Your Message:
Security Code:


Latest Entries

SİNEK KANADI VE DÜNYA
BÜLBÜL GÜL VE AŞK
ASLOLAN İDEALLERDİR
TAÅž
KÜPE TAKMAK

Latest Comments

mikail uygun: cok kötü...
 Solders: ♥ Cahile söz anlatmakta...
 Solders: Irmak kenarına çeÅŸme yapı...
 Solders: Beklemesini bilenin her ÅŸey a...
 Solders: Dönemeç Bir gündÃ...
 Solders: Serseri Yeryüzünde yaln...
 Solders: EN YAKIN Bütün insan...
 Solders: "Gençlerin aynada göremedikl...
 Solders: Kökünü ve dalını beÄŸenme...